Yetki Devri: Kimin Liyakati

Yetki devri genellikle yanlış yerden tartışılır.
Soru hep aynıdır: Yetkiyi alan kişi yeterli mi?
Oysa asıl soru bu değildir.

Yetki söz konusu olduğunda mesele, yetki alanın liyakati değil;
yetki verenin liyakatidir.

Çünkü yetki vermek, sanıldığı gibi yalnızca iş dağıtmak değildir.
Yetki vermek, iş vermektir.
İş ise, daha temel bir kavrama karşılık gelir: amel.

Kur’an’da insanın varlık gerekçesi “amel” ile tarif edilir.
İnsan, bir şeyler yapmak, üretmek, sorumluluk almak için vardır.
Yani iş, basit bir operasyon değil; insanın varoluş alanıdır.

Bu çerçeveden bakınca yetki devri şuna dönüşür:
Birine yetki vermek, ona amel etme imkânı vermektir.

Burada kritik bir eşik var.
Amel insandan çıkıyor gibi görünse de, kaynağı insan değildir.
İrade insana aittir; fakat imkân, bağlam ve alan insana ait değildir.
Bu alan, insana emanet edilmiştir.

İnsan bu dünyada mutlak özne değildir.
Halifedir.
Yani kendiliğinden yetki dağıtan bir merkez değil;
emanet edilen alanı yöneten bir vekildir.

Bu yüzden birine yetki vermek, aslında şudur:
Kendi adına değil, emanet adına bir alan açmak.

Buradan bakıldığında tablo tersine döner.
Artık mesele, “Bu kişi bu işi yapar mı?” değildir.
Asıl mesele şudur:
Ben bu yetkiyi verme ehliyetine sahip miyim?

Çünkü yetki veren, farkında olsun ya da olmasın,
bir başkasının amel alanını şekillendirir.
Onu ya daraltır ya genişletir.
Ya yük bindirir ya akış açar.

Senkronisite dediğimiz şey de tam burada görünür hâle gelir.
Bazı işler, bazı insanlar tarafından zorlanmadan yapılır.
Bu bir tesadüf değildir;
yetkinin doğru yerde geri çekilmesinin sonucudur.

Yetki veren kişi geri durabildiğinde,
yetki alan kişi kendiliğinden öne çıkar.
İş yürür. Sistem rahatlar.
Biz buna “akış” deriz; ama aslında olan, fazlalığın çekilmesidir.

Bu yüzden yetki devri, aktif bir hamle değil;
çoğu zaman bilinçli bir müdahalesizliktir.

Yetki vermemek ise masum değildir.
Bir yerde sorumluluk yığılırken,
başka bir yerde kapasite atıl kalır.
Birinin sırtında yük artar;
bir başkasının varlığı boşa düşer.

Yetkilendirmemek,
yetki verene yük,
yetki alamayana boşluk,
sisteme ise israf üretir.

Sonuç basit ama rahatsız edicidir:
Yetki meselesi, başkalarının ne yapabildiğiyle değil,
bizim nerede hâlâ durmakta ısrar ettiğimizle ilgilidir.